Herkese merhaba.
Bugün size bilimsel bir yazı yazmaktan çok, son zamanlarda kendimde fark ettiğim bir alışkanlığımdan bahsetmek istiyorum.
Herkesin bir çalışma düzeni vardır. Genelde bir sorunla karşılaştığımızda önce plan yapar, sakin sakin düşünür, sonra da çözümü uygularız. Çoğu zaman da problemler bize dışarıdan gelir: “Şunu bir çözsene”, “Buna bir bakabilir misin?”, “Bunu nasıl yaparız?” gibi.
Benim durumum ise biraz farklı. Ben çoğu zaman problemi gündelik hayatımdan kendim üretiyorum.
Mesela bana bazen 5 dakika sürecek ama sürekli tekrar edecek bir işi yapmak eziyet gibi geliyor. Örnek vereyim: Her sene bir sınıftaki öğrencileri rastgele dağıtıp şubelere ayırma problemim oluyor. Excel’de sıralamayı rastgele dağıtan fonksiyon var. Sonrasında yapmam gereken şey aslında çok basit: Hoca sayısına göre böl, grupları oluştur, dosyayı hazırla ve iş bitti.
Toplamda 5 dakikalık iş.
Ama ben o 5 dakikayı ayırmaya üşeniyorum. Çünkü bu bana çözüm gibi değil, sadece her seferinde tekrar edilmesi gereken bir talimat listesi gibi geliyor.
Peki ne yapıyorum?
5 saatimi verip yerel sunucumda çalışan, OBS’den listeyi atınca ve hoca isimlerine tıklayınca öğrencileri şubelere dağıtılmış şekilde Excel çıktısı veren bir program yazıyorum.
Mantıklı düşünürsek belki 12 yıl boyunca bu işi elle yapsam, toplamda o 5 saati harcamayacaktım. Ama geçmişe dönsem yine o 5 saati buna ayırırdım. Çünkü ondan sonra o iş artık 5 dakika bile sürmüyor; 10 saniyeye düşüyor.
Benim en keyif aldığım şey de tam olarak bu süreç. “Off artık çalışsana!” dediğim anlarda bile gülümsememi durduramıyorum. Ne kadar zorlanırsam, ne kadar sabahlarsam, ne kadar inatlaşırsam projeden aldığım keyif o kadar artıyor.
Bazen problemi kendim üretmem doğal bir ihtiyaçtan doğuyor. Ama sonra “Bunu da eklesem mi?”, “Şunu da yapsam mı?” derken o problemler benim için bir oyuna dönüşüyor.
Biliyorsunuz, CheckMate projemi yapmamdaki ilk amaç oldukça basitti: Kimsenin kimse yerine imza atamadığı, daha adil bir yoklama sistemi oluşturmak.
Bu amaçla QR kodları fiziksel kanıt olarak etiket kağıtlarına basmaya kadar ilerledim. Hatta sırf bunun için yazıcı bile aldım. Sonra fark ettim ki bazı derslerde öğrenci sayısı, etiket kağıdındaki etiket sayısından az kalıyor ve boşta kalan etiketler gözüme batıyor.
O etiketlere bakarken aklıma çocukluğumda defterlerimi kaplayan, annemin hevesle yapıştırdığı stickerlar geldi. Bir de bir şey başardığımızda duyduğumuz o basit ama güzel “aferin” hissi. “Acaba öğrenciler anlamlı bir katkı yaptığında sticker mı versem?” diye düşündüm.
Böylece boşta kalan etiketler, rastgele oluşan ve kontrolünü benim yapabileceğim pixel art stickerlara dönüştü. İlk başta biraz garipsendi ama zamanla öğrenciler alıştı; hatta dersi almayanlar bile sticker istemeye başladı.
Sonra başka sorunlar çıktı. Stickerlar kaybolabiliyordu, bazı öğrencilerde birikiyordu, bazıları farklı derslerden çok sayıda sticker alıyordu. “O zaman bunun dijital kaydını da tutalım” dedim. Ardından “Madem bu stickerlar emek ve katkı göstergesi, sistem içinde bir anlamı da olsun” diye düşündüm.
Buradan tema özellikleri, özelleştirmeler, sticker harcama sistemi, sertifikalar, kaşif rozetleri ve daha birçok yan özellik ortaya çıktı.
Yani başlangıçta tek amacım adil bir yoklama sistemi yapmaktı. Ama süreç içinde çıkan her küçük sorun bana yeni bir basamak gibi göründü. Her aksilik, bir sonraki aşamaya geçmek için karşıma çıkan bir görev haline geldi.
Bir başka örnek de bazen bir şeye sinirlenip “Ben bunu daha iyi yaparım” dememden doğuyor. Halk ekmek büfesinin sipariş sistemine kızıp kendi sistemimi yapmam gibi. Ya da okuldaki araç tanıma sistemini görünce “Bu daha iyi yapılır” diye uğraşmam gibi.
Bu kadar uğraşıp kimsenin kullanmadığı ya da görmediği işler neye yarıyor diye sorabilirsiniz.
Aslında bana şunu kazandırıyor: Bir daha benzer bir şeyi yapmam gerektiğinde düşünmüyorum. Çünkü daha önce başardığım bir şeyi yeniden yaptırmak çok güzel bir his.
Son zamanlarda da “Bir POS bağlamadım, bir de SMS kaldı” diyordum. Sonra merakım beni “Acaba WhatsApp’tan mesaj attırmak nasıl olur?” sorusuna götürdü. Kendimi Meta’nın onay kodu alma, panelden panele girme, ayarlarla boğuşma cehenneminde buldum.
Saatler süren uğraştan sonra gerçekten mesaj attırmayı başardım. O anki rahatlamamı anlatamam. Tabii bir mesajın 0.01 dolar ile 0.005 dolar arasında olduğunu görünce “Ulan şerefimle SMS alsaydım da bu kadar panelle uğraşmasaydım” hissi de gelmedi değil.
Ama olsun.
Oradan “Acaba Facebook ile giriş de yapabilir miyim?” diye düşündüm. Onu da yaptım. Sonra “Peki ya X yani Twitter bağlasam?” dedim, onu da yaptım. Hazır başlamışken Microsoft’u da bağlayayım derken bir baktım, bir projeye özellik eklemeye çalışırken bütün sitelerime bir sürü giriş yöntemi eklemişim.
İki günüm öğrenmeye gitti. Ama bugün aynı işi tekrar yapmam gerekse 10 dakikada yapabilecek durumdayım. O yüzden bu yatırım boşa gitmiş gibi gelmiyor.
Bu yazıda aslında kendimdeki bir huydan bahsedecektim ama sanırım konu biraz geliştirme, çabalama ve üretme alışkanlığına geldi.
Buraya kadar okuyan olur mu bilmiyorum ama gerçekten okuyanlara şunu söylemek isterim:
Bu çağda bazı insanlar size “vibe coderlar bir şey yapmıyor”, “kodu yapay zeka yazıyor”, “bunlar gerçek geliştirici değil” gibi şeyler söyleyebilir. Deneyenleri küçümseyebilirler. Ama bu insanları çok dinlemezseniz, zaman da kaybetseniz, hata da yapsanız, sonunda bir sürü proje ortaya çıkarabilirsiniz.
İnanın, ben başladığımda bunları bana öğreten biri yoktu. Ortada Claude Code, Antigravity, Cursor, Codex gibi araçlar da yoktu. İnsanlara değil, kendi yapay zeka konseyime — Claude, GPT, Gemini gibi araçlara — danışarak, deneye deneye ve zorlanarak bir şeyler yaptım.
Bugün okuduğunuz bu platformu da ben dosya dosya, PHP dosyalarıyla boğuşa boğuşa, tek tek, çoğu zaman tam anlamadan kurdum. Yamalar yaptım, güvenlik eklemeye çalıştım, hatalarımı modellere sordum, tekrar denedim, tekrar bozdum, tekrar düzelttim.
Demem o ki, sistem mimarı olmak bu devrin size sunduğu en güzel imkânlardan biri.
Oturup her satırı kendiniz yazmak zorunda değilsiniz. Ama ne istediğinizi bilmek, sistemi tarif etmek, hatayı görmek, dokümantasyonu okutmak, “Bana linki ver, neye tıklayacağım?” demek, ekran görüntüsü alıp “Hani burada bu sekme yok?” diye sorgulamak zorundasınız.
Bunların hepsi sürecin bir parçası.
Sonunda başardığınızda buna değiyor.
Özetle dileğim şu: “Bana bir site yap” diyen kişi olmaktan çıkıp, “Bana şu şu özelliklere sahip, şöyle çalışan, şunları yapabilen bir sistem kur” diyebilen kişi haline gelmeniz.
Elbette öğrenci olsaydım bu kadar kolay olmazdı. Çünkü şu an birkaç farklı yapay zeka aracına aboneliğim var ve toplamda aylık 40–60 dolar civarında bir harcama yapıyorum. İlk bakışta bu yüksek görünebilir ama aslında bunu bir öğrenme ve üretim yatırımı olarak görüyorum. Bugün sadece sohbet etmek için bile benzer ücretlere abone olan çok insan var. Eğer bu araçlarla geliştirdiğiniz projeleri bir noktada kullanılabilir ya da satılabilir hale getirebilirseniz, bu harcama kendini zaten çıkarabilecek bir seviyeye gelebilir. Yine de başlamak için böyle bir bütçe şart değil; ücretsiz araçlarla, deneme haklarıyla ya da tek bir abonelikle de küçük projeler geliştirilebilir.
Biraz uzun oldu ama kısaca söylemek istediğim şu:
Deneyin. Kurcalayın. Bozun. Düzeltin. Zorlanın. Gerekirse saatlerinizi verin. Çünkü bazen 5 dakikalık bir işi 5 saatlik bir maceraya çevirmek, size sadece bir program değil, yeni bir düşünme biçimi kazandırır.
Sorularınız olursa her zaman beklerim.
Bir sonraki yazıya kadar hoşça kalın, sağlıcakla kalın.
Yorumlar
0Sohbete katılın
Yorum yapmak için lütfen giriş yapın veya kayıt olun.