Giriş: Sistem Denemesi ve Zihinsel Bir İç Dökme
Temmuz ayının bu son yazısında, bir yandan zihnimdeki düşünceleri aktarırken bir yandan da arka planda dil editörüm ve görsel üreticim için geliştirdiğim yeni modülün performansını test ediyorum. Kafamda belirli bir şablon olmadan, üstelik evdekilerin “Hadi, sofraya gel!” çağrıları eşliğinde kaleme aldığım bu metin, hem bir sistem denemesi hem de kişisel bir iç dökme niteliği taşıyor.
Bağlama Göre Değişen Kişilik: İçe Dönüklük ve Sorumluluk Refleksi
Son zamanlarda kendimi yeniden değerlendirirken, içe dönük yapımın bulunduğum ortama ve şartlara göre nasıl şekil değiştirdiğini fark ettim.
Normal koşullarda kalabalık gruplara karışmaktan, sürekli iletişim halinde olmaktan ya da yalnızca sessizliği bozmak adına sohbet etmekten pek hoşlanmam. Bir ortamda uzun süre sessiz kaldığım için sıkça “Neden hiç konuşmuyorsun?” sorusuyla karşılaştığım olur. Buna karşın, birebir iletişim kurmayı ve birini gerçekten dinlemeyi değerli bulurum. Dolayısıyla insanlardan tamamen yalıtılmış biri değilim; beni yoran şey iletişimin zorunlu, yüzeysel ve gürültülü biçimidir.
Ancak iş ortamına girdiğimde bu durum belirgin bir biçimde değişiyor. Bir projenin aksadığını, ekibin motivasyonunun düştüğünü veya sahipsiz bırakılmış bir sorumluluk olduğunu gördüğümde, daha aktif, yönlendirici ve dışa dönük bir profile bürünüyorum. Süreci toparlamaya, moralleri yüksek tutmaya ve işleyişi yeniden harekete geçirmeye çalışıyorum.
“Ben Yapmazsam Kim Yapacak?” Paradoksu
Bu yüksek sorumluluk bilincine sahip olmak her zaman avantajlı bir durum değil. Bazen başkalarının üstlenmesi gereken yükleri de üzerime almama ve süreçlerin getirdiği ağırlığı tek başıma taşımama yol açabiliyor. Diğer taraftan, belirsiz kalan veya yarım bırakılan işlerin zihnimi sürekli meşgul etmesi, beni kaçınılmaz olarak “Ben yapmazsam kim yapacak?” düşüncesiyle eyleme geçmeye zorluyor.
İşin ilginç yanı, gündelik hayatımda insanların tercihlerine müdahale etmeyi sevmeyen biriyimdir. Zorunlu olmadıkça kimseye müdahale etmez, genelde “Sen bilirsin, tercih senin, sonuçlarını da değerlendirirsin” yaklaşımını benimserim. Ancak göz göre göre yaklaşan bir hatayı veya kimsenin üstlenmediği bir görevi gördüğümde bu edilgen tutumu koruyamıyorum. O noktada içe dönük yapım yerini çözüm odaklı bir eylemselliğe bırakıyor.
Sessizlik ve İletişim İllüzyonu
Bu durumun kişisel ilişkilerime yansıyan daha karmaşık bir boyutu mevcut. Genellikle insanların söylemlerinin arkasındaki alt metinleri okumaya alışkınım. Birinin tebessümle anlattığı bir hikâyenin ardındaki kırgınlığı, kısa bir cümlenin altındaki yorgunluğu ya da “Bir şey yok” ifadesinin aslında bir sorun olduğuna işaret ettiğini sezebilirim.
Bu sezgisel yeteneğim nedeniyle, başkalarının da beni benzer şekilde okuyabileceği gibi yanlış bir varsayıma kapılıyorum. Kendi adıma “Yoruldum” veya “Kırıldım” demekte zorlandığımda, ya da biraz yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğumda kelimeler yerine sessizliğe sığınıyorum. Ancak benim zihnimde yalnızca bir dinlenme ihtiyacı olan bu sessizlik, karşı tarafça ilgisizlik, bıkkınlık veya mesafelenme olarak algılanabiliyor.
Buradaki temel yanılgım, kendim alt metinleri okuyabildiğim için herkesin aynı varsayımsal okumayı yapmasını beklemek. Oysa insanlar bizi önemsemedikleri için değil, sunduğumuz işaretler sandığımız kadar açık olmadığı için bizi anlamayabilirler.
Sonuç: Esnek Etiketler ve Görünür Olabilmek
Çözüm, mizaç olarak tamamen değişmeye çalışmakta değil; ihtiyaçlarımızı ve sınırlarımızı biraz daha görünür kılmakta yatıyor. Her duyguyu uzun uzadıya analiz etmek yerine, bazen sadece şu net cümleleri kurabilmek yeterli olabilir:
- “Şu an sessizim, ancak bu sana karşı bir tutum değil.”
- “Biraz yoruldum.”
- “Bu ifaden beni kırdı.”
- “Şu an konuşmaya hazır değilim ama konuyu da kapatmış değilim.”
Buradan çıkarılabilecek temel ders şudur: Davranış kalıplarımız, içinde bulunduğumuz şartlara, ortama ve üstlendiğimiz rol ve sorumluluklara göre esneklik gösterir. Kendimizi yalnızca “içe dönük”, “dışa dönük”, “sessiz” ya da “konuşkan” gibi katı kategorilerle tanımlamak yetersizdir. Bir birey, bir bağlamda pasif bir gözlemciyken, başka bir bağlamda süreci yönlendiren bir figüre dönüşebilir.
Asıl mesele, dışarıdan nasıl göründüğümüzden ziyade, hangi durumda neden o şekilde davrandığımızı kavrayabilmektir. Başkalarının ihtiyaçlarını anlamaya çalışırken kendi gereksinimlerimizi görünmez kılmamak da bu farkındalığın bir parçasıdır. Çünkü bazen sessizlik ilgisizlik değildir; yalnızca yorulmuşuzdur ve bunu açıkça ifade etmeyi henüz tam olarak öğrenememişizdir.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Yorumlar
1Sohbete katılın
Yorum yapmak için lütfen giriş yapın veya kayıt olun.