Selam.
Bugün kesin bir sonuca varmak için değil, uzun süredir kafamda dolaşan bir sorunun izini sürmek için yazıyorum. Bu yazı bir iddia metni olmaktan çok bir düşünce denemesi. O yüzden okurken “doğru cevap nerede?” diye bakmaktansa, “bu soru nereden geliyor?” diye bakmak daha anlamlı olabilir.
Aslında her şey, yeni yıl için kendime yazdığım bir iç muhasebe yazısını düzenlerken başladı. Ufak tefek hataları düzeltip biraz satır içi stil eklerken, beklemediğim şekilde felsefi bir sohbete daldım. Konu varlıktan denkliğe, oradan da anlamın nasıl kurulduğuna kadar uzandı. Bu sırada fark ettim ki uzun zamandır kafamı kurcalayan bir problemi netleştirmeye çalışıyorum.
Bazı ilişkiler o kadar karmaşık ki, doğrudan bir başlangıç düğümü bulmak mümkün olmuyor. Bunu kendime şöyle anlattım: Eğer sıfırdan bir dil tanımlamaya çalışsaydım, ilk kelime ne olmalıydı? Hangi kavramı tanımlamalıydım ki diğer bütün kelimeleri onun üzerinden sorunsuzca inşa edebileyim? Bu soruyu uzun süre düşündüm ve sonunda pes ettiğimi fark ettim.
Burada bakış açımda bir hata olabileceğini anladım. Belki doğru cevabı bulamayacaktım ama en azından iletişimin ve dilin nasıl kurulabileceğine dair başka bir yerden bakabilirdim.
Şundan eminim: Var olan bir dilin içindeyken yeni bir dil kurmak, sanıldığı kadar zor değil. Çünkü zaten elimizde çalışan yapılar var. Yapmamız gereken şey, bu yapıları alıp başka bir sisteme taşıyacak dönüşümler bulmak.
(Burada biraz matematikçi konuşacağım, farkındayım.)
Dönüşüm dediğim şey aslında şu: Var olan bir yapıyı, kuralları bozmadan başka bir biçimde ifade etmek. Matematikte bir fonksiyonun bir kümeden diğerine eleman taşıması gibi düşünebilirsiniz. Fonksiyonun kendisinden çok, yapıyı koruyarak eşleme yapabilmesi önemli.
Bunu günlük hayata indirirsek: Kelimeler sadece kelime değildir. İsimler, fiiller, sıfatlar, zarflar gibi türlere ayrılırlar. (Bu noktada edebiyatçı dostlarımın beni mazur görmesini rica ediyorum.)
Türkçede örneğin “-mek / -mak” eki, bir kelimenin fiil olduğunu gösteren temel dilbilgisi (gramer) işaretlerinden biridir. Ekler bu anlamda, kelimelerin işlevini taşıyan yapılardır.
Burada bu ekleri, matematikteki fonksiyonlara benzetiyorum. Yani bir kelimeyi alıp, belirli bir kurala göre başka bir türe dönüştüren işlevsel yapılar olarak düşünüyorum.
(Matematikçi olmayan dostlarım için: “Fonksiyon” derken teknik bir eşleme kuralını, yani girdisi olan ve çıktıyı belirleyen bir dönüşümü kastediyorum.)
Yeni bir dil kurarken bu fikri koruyabiliriz ya da tamamen farklı bir mantıkla ilerleyebiliriz. Örneğin, “sesli harfleri çıkardığında hâlâ anlamlı kalan kelimeler fiildir” gibi bambaşka bir kural koymak da mümkün. Burada önemli olan kuralın ne olduğu değil, kural koyabilme yetisine sahip olmamız.
Bu açıdan bakınca, istisnalarla dolu İngilizce gibi bir dili de, görece daha düzenli bir yapıya sahip Türkçe benzeri bir dili de kurmak mümkün. Çünkü bunların hepsi, hâlihazırda sahip olduğumuz iletişim becerilerinden türetilir. Bana göre zor olan kısım burası değil.
Asıl zor olan, gerçekten “ilk insan” gibi düşünmeye çalıştığım andı.
Düşünce deneyimde şöyle bir senaryo vardı: Hiçbir şey yok ve ben bir ilk kelime bulacağım. Sonra diğer her şeyi onun üzerinden tanımlayacağım. Ama fark ettim ki mesele sadece bir referans seçmekle başlamıyor.
Zekâ sahibi canlılar, kelimelerden önce de iletişim kuruyordu. Sesler, mimikler, bakışlar… Hayvanlar bile bunu kusursuz olmasa da başarabiliyor. Demek ki iletişimin doğuşu için asıl şart kelime değil.
Burada kritik nokta şu: Benzerlik ve farklılığı ayırt edebilme yetisi.
Başta “aynılık” üzerinden düşündüm ama şunu fark ettim: Evrende birebir aynı olan iki şey yok. Biz sadece çok benzer olanları aynı kabul ediyoruz. Aslında burada bile, farkın limiti sıfıra giderken iki şeyi eşit sayıyoruz.
(Matematikçi olmayan dostlarım için: Aradaki fark o kadar küçülüyor ki, artık yok sayıyoruz.)
Bu benzer–farklı ayrımı, zihnimiz için neredeyse 0 ve 1 gibi çalışıyor. İkili ve çok temel bir yapı. Düşünmeyi mümkün kılan en sade nokta.
Elbette bir dili kurmak için sadece benzer ve farklıyı ayırmak yeterli değil. Bir noktada, anlamı hiçbir zaman tam net olmayan ama her şeyi taşıyan bir kabule ihtiyaç duyuyoruz: şey.
Şeyleri tanımlamadan, hatta tam olarak tanımlamasak bile “bu bir şeydir” kabulünü yapmadan, benzerlik ve farklılık kıyası yapacağımız nesneler de anlamsız kalıyor. Bu durum bana kümeleri hatırlatıyor.
Kümelerde elemanlardan söz edebilmek için eşitlik ve eşit olmama kavramlarına ihtiyaç var. Ama ondan önce, “bu bir elemandır” gibi anlamsız ama zorunlu bir kabul var. Yapı kavramı doğuruyor, kavram da yapının anlam kazanmasını sağlıyor.
Buraya kadar biraz kafa karıştırmış olabilirim ama vardığım nokta şu: Belki ilk kelime yok. Ama tanımı belirsiz bir “şey” kabulü ve bunun yanında aynı–farklı ayrımı, dilin inşası için güçlü bir başlangıç olabilir.
Bu yazı bir ikna metni değil. Bir dilin nasıl başlamış olabileceğine dair kesin bir cevap verdiğimi iddia etmiyorum. Ama en azından soruya artık başka bir yerden baktığımı hissediyorum. Belki bu tamamlanmış bir hipotez değil, ama benim için anlamlı bir başlangıç.
Bu noktada iki şeyi özellikle ayırmak istiyorum.
Birincisi, burada anlattıklarımın gerçek dil gelişiminin nihai açıklaması olduğunu iddia etmiyorum.
Dilin nasıl başladığı sorusu belki de doğası gereği kesin bir cevaba sahip değildir.
Bu yazı bir sonuç değil, bir hipotezdir.
İkincisi ise şu:
Her ne kadar tarihsel olarak doğrulanamaz olsa da,
bu fikir tamamen soyut ve test edilemez olmak zorunda değil.
Şöyle bir düşünce deneyi mümkün görünüyor:
Var olan hiçbir insan diline maruz kalmamış,
yalnızca “eşit” ve “eşit değil” gibi en temel ayrımları yapabilen
iki yapay zekâ sistemi birbirleriyle iletişime zorlanırsa,
zaman içinde ortak ve tekrarlanabilir yapılar üretirler mi?
Eğer böyle bir yapı ortaya çıkarsa,
bunun tam anlamıyla bir “dil” olup olmadığı tartışmalı olabilir;
ancak en azından anlam taşıyan,
kurallı ve paylaşılan bir sistemin filizlenip filizlenmediği gözlemlenebilir.
Bu deney, dilin kökenine dair kesin bir cevap vermez.
Ama belki de doğru sorunun
“ilk kelime neydi?” değil,
“anlamlı ayrımlar ne zaman paylaşılan hale geldi?” olduğunu düşündürür.
Şimdilik bu kadar. Bir sonraki yazıya kadar kendinize iyi bakın. Düşüncelerinizi ve itirazlarınızı duymak isterim.
Yorumlar
0Sohbete katılın
Yorum yapmak için lütfen giriş yapın veya kayıt olun.